Yaşamaktan kaçmak tespit edebildiğim kadarıyla son yaygın durum. Ne gereği var başlığı altında, hayata dair olası olumsuz her deneyimden mahrum yaşamayı tercih ederek güvenli alanda engellere takılmadan gün eksiltmek kast ettiğim. Acı çekme olasılığına maruz kalmamak için ilişkiden kaçınmak, problem yaşarım diye tartışmamak, huzurum kaçar diyerek kemikleşen düşünceleri sorgulamamak, başıma bir iş gelebilir diye güvenli alanı terk etmemek vs... Huzursuzluktan, riskten, acıdan, hayal kırıklığından uzak durarak yaşamak(!) yaşamın yarısını elinin tersiyle iterek bildiklerimizi tekrarlamak.
Kaybetmek korkusu diye bir şey tutturduk, her türlü deneyimi bir istatistikçi edasıyla garantiye yakın bir fayda getirmediği sürece iteliyoruz.Kusursuz bir özgüvenle, sınırlı aklımızın kalıp değerlerini, kişiye göre değişeceğini bilsek bile, yeniden değerlendirmiyoruz. Bu "istatistikçi edası" kilit. İnsanları dinlerken duyduğum tüm değerlendirme ölçütleri matematiksel, istatistksel ya da bilimsel... Duyguları zarar görmesin diye, mutlu olsun diye istatistik verileriyle hareket eden bireyler yığını. Duygular? His? Matematik? Kar/zarar?... Bu argümaları duyduğumda kilitleniyorum ben. Yapay zeka hayranlığının temelinde de bunun emareleri gizli gibi. Kişisel ilişkisinde duygusal problem yaşayan, yapay zeka robotlarının bilgi taramasıyla çıkan en mantıklı çözümüyle rahatlıyor, enteresan.
Deneyimlemediğin ama merak da ettiğin şeyden kaçınmayı, olumsuz olası etkisini karşındakine zarar verir endişediyle ertelemek dışında, mantıklı bir açıklama da bulamıyorum doğrusu.
Sosyal medyada yakın zamanda gördüğüm ve çok kişi tarafından alkışlanan bir teori şunu anlatıyor: kişinin kendine olan sevgisini yüzdesel olarak belirliyor. Örneğin %35 seviyorsun KENDİNİ diyor. Karşındaki SENİ bunun üzerinde severse ilgini çekermiş. %50 ise de 51 ve üzeri... Finalde de KENDİNİ %100 seviyorsan, karşındakinin SENİ 100 veya daha fazla sevmesi gerekir diyor. Video kişinin kendine olan sevgisi ve karşısındakinin onu sevmesinden bahsederken, kendisinin karşısındakine olan sevgisinden ya da oranından hiç bahsetmiyor, bu kısmı zaten yeteri kadar tuhaf ve modern zamanın hep alma odaklı insanını süper betimliyorken, finalde bahsettiği gibi bir durumun içindeki saçmalığı konu etmiyorum bile. Kim kendini tam anlamıyla sever ve kaldı ki kim seni senden daha fazla sever? Ve neden bu kadar matematiksel?
Yanılmak, hayal kırıklığı, aldatılmış olmak, hiç sevilmediği fark etmek, zarar görmek, istediğini elde edememek istatiksel olarak elendiğinde yaşayacağımız hayatın sıfır riskli bir bok çukurunda aynı fikirler, şarkılar ve duvarlar olduğunu anlamak için daha ne olması gerekiyor?
Hayatın anlamı ile ilgili derin sorgulamalar içinde iç sıkıntısı ile yaşayan ve hayattan keyif almadığını söyleyenlere kendimce bir tavsiyede bulunabilirim: Biraz göt olmaya ne dersiniz? Biraz yanılsanız, kendinizi bu kadar sevmeseniz mesela...
Bana tersini deneyimlediğimde yaşadığımı daha iyi hissedeceğimi iddia eden varsa ben de göt olmaya hazırım. Mutlu olmak ya da beladan uzak durmayı kast etmiyorum, bunu belirteyim. Garanti yaşam ile yaşamak arasında büyük fark var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.